5 Kasım 2010 Cuma

HAYAT SEÇTİĞİNİZ KADINDIR-NAZIM HİKMET


Zevkli bir kadına rastlarsanız, ZEVKİNİZ,
Bilgili bir kadına rastlarsanız BİLGİNİZ,
Zeki bir kadına rastlarsanız ZEKANIZ gelişir.
Hayat kat kattır.
Babil'in Asma Bahçeleri gibi teraslar halinde yükselir ve bir terastan bir
terasa sizi kadınlar götürür.
Ve bugün durduğunuz teras ,
seyrettiğiniz manzara,
gördüğünüz hayat
yanınızdaki kadının terası, manzarası ve hayatıdır.
 
KADIN
Kimi der ki kadın , uzun kış gecelerinde yatmak içindir.
Kimi der ki kadın yeşil bir harman yerinde dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir. Kimi der ki ayâlimdir, boynumda taşıdığım vebâlimdir.
Ne  o, ne bu, ne döşek ,ne köçek,ne ayâl ne vebâl.
O benim kollarım,bacaklarım,başımdır.
Yavrum,annem,karım,kızkardeşim,
hayat arkadaşımdır.
Nâzım Hikmet





...@gmail.com>

Zorsa Başarırım...
 İmkansızsa  Biraz Zaman Alır...


SEVGİYLE KALIN
-RÜYA-

18 Temmuz 2010 Pazar

Bir Dehanin Elvedasi


Sevgili dostlar,

Ekteki sozler ne kadar guzel, ne kadar dogru degilmi? 

Son nefesimize kadar hayatin, sevdiklerimizin ve doganin tadini cikarip, her seyin kiymetini bilmemiz onemli.  Ailelerimizin, arkadaslarimizin yanlarinda olup gerektiginde yardimci olmakta cok onemli ve bunu hepimiz icten, seve seve yapiyoruz.

Ama bizi de unutmamaliyiz ......   Bazen sorunlarimiz bizi oyle bir sariyorki kendi ihtiyaclarimizi, kendi isteklerimizi derinlere gomuyor sonra da acabalar keskeler arasinda kivraniyoruz.  Isler, sorunlar bitmiyor, bir de bakiyoruz yarinlar gelmis kapimizi caliyor.

Gabriel Garcia Marquez'in duygulu sozlerini sizinle paylasiyorum.  Belki bu slayti benim gibi sizlerde daha evvel seyretmissinizdir ama bir kere daha goz atmaya deger diye dusunuyorum.

Kendinize iyi bakin.  Mutlu, sevgi dolu gunler hepinize....

15 Mart 2010 Pazartesi

ESENİŞ FOREVER

İsmini duydukça,hep buruk bir tebessümle anacağız ömrümüz bitene dek....

3 Mart 2010 Çarşamba

Kürk mantolar

Kürk mantolar
Tatlıses'i
de
kovacağız...,
demişti
gazinocu.
Buna sebep
olan olay
neydi?
Olay gecesi saat
23.00. Kocaman siyah oto
gazinonun önünde "zınk" diye
fren yapmıştı. Şoför fırlamış ve
"Hooop!.. Gümüşhane mebusu
geldi" demişti.
Milletvekili tek başınaydı "Bi viski,
biraz meyva çuccuğum" demişti
şefe "Onları dinleyip kalkiciim.."
İlk sahneye çıkan kadın şarkı
söylemiyor, Tekirdağ
fabrikasında rakı damıtıyordu.
Sonra sıra, sanatçıların erkek
olanına gelmişti.
Yine şakımıştı Bursa'dan doğan
güneş ve milletvekilini
selamlamayı ihmal etmemişti. Hafif
rujlu dudaklarını büzmüş,
gözlerini de kaçamak yapan bir
cariye gibi süzmüştü.
Beyfendi onları dinledikten sonra
rahatlamıştı. Sinirleri ancak
müzikle gevşeyebilirdi. Çünkü, o
sabah yapılan toplantıda
başbakan, bütün milletvekillerini
haşlamıştı:
"-Çalışın, muhalefet ilerliyor!.."
"-Hesabı ver yavrum" dedi
garsona.
Hesap geldi, mebus bey şöyle bir
baktı... Sonra doğruldu. O ne?
130 lira. Hesap pusulasında "130
lira" yazıyordu.
-Bu hesap ne? 130 lira olur mu?
Yüz kişi karnını doyurur bu
parayla. Neyse, ben size
gösteririm adam kazıklamayı.."
dedi.
Parayı masanın üstüne fırlattı ve
öfkeyle çıktı gazinodan...
Şef, söylendi ardından "-Biz
burada pilav üstü kuru
satmıyoruz beyim. Zeki Müren ile
Müzeyyen Senar'ı dinledin..".
Ertesi gün, kazıkçı gazinoya
dersini verecek ortam hazırdı.
Başbakan, Vehbi Koç beyin
davetlisi olarak Divan Oteli'ni
açacaktı. Kendisi de davetliydi.
İşte, Divan'ın muhteşem Türk
mutfağı damaklara konferans
veriyordu. Lezzetin verdiği keyfi
fırsat bilen Gümüşhane
milletvekili valinin kulağına
fıslamıştı. "İki viski, bir meyvaya
130 liramı aldılar".
Vali Fahrettin Kerim Gökay
viskiyi duyunca kızdı ama, belli
etmedi. Alkol düşmanıydı.
Sarhoşları yakalardı o vali ve
bellerinden su aldırırdı. Valinin
alkol düşmanlığı yanında, bir ünlü
tarafı da boyunun kısalığıydı. Bu
yüzden akşamcılar küçük boy
rakıya "vali" adını takmıştı.
1956 yılı Türkiye'nin önemli
dönemeçlerindendi. Amerika'nın
"Sovyetlere kaymasınlar" amaçlı
Marshall yardımı bol kepçe bize
de verilmişti. Bir de, İsmet
İnönü'nün bıraktığı dopdolu
hazine, Gümüşhane milletvekilinin
iktidardaki Demokrat Parti'sine
kalmıştı.
Ancak; Anadolu'da açılan yollar
ve fabrikalar paraları yutmuştu.
Tam takır hazine yüzünden
başbakan "çalışamıyordu".
Gümüşhane milletvekilinin ismini
vermeyeceğim. Yakışıklı,
heyecanlı, zeki bir insandı.
Amcam ve dayımla birlikte
Beşiktaş takımında yöneticilik
yapmışlardı. Kartalların 5 defa
üstüste şampiyon olduğu
yıllarda... Beşiktaş'ın efsane
diktatörü Arap Sadri (Usuoğlu)
döneminde... O milletvekili vefat
etti.
Bebek Gazinosu ise muhteşem
bir programla kapılarını açmıştı:
Zeki Müren, Müzeyyen Senar,
Mediha Demirkıran, Nigar
Uluerer, Sema İçli, Tatlıses, Özer
Kardeşler ve Salahattin Pınar.
Gazino yenilenmişti. Tabak, çatal,
bıçak, bardak gibi servis
takımları en pahalısından
alınmıştı. Lüks istiyordu Türkiye
artık. 1940'lı savaş yıllarının
yokluğu, önce ihtiyaca para
harcamaya, sonra kaliteye, daha
sonra beğeniye, şimdi de lüks
peşinde koşmaya dönüşmüştü.
Herşeye rağmen 1956'da
enflasyon 11. 8 idi.
Amerikan yardımı ile hazinenin
parası ortaya saçılınca
Türkiye'de taşlar yerinden
oynamıştı. Anadolu tüccarı
gelişmişti. Yeni bir orta sınıf
doğmuştu.
Başbakan Adnan Menderes
"modernizasyon" amacındaydı.
Çağdaş ticaret ruhu yükselsin,
sanayi yatırımı yapılsın, taşralı
tüccar İstanbul ezikliğini yensin
istiyordu.
İstanbul'un, gayrimüslim ağırlıklı
elit tabakasını deliyordu taşralı.
Onların da parası vardı. Tenis
kortlu evler, saraylar
yaptırmaya başladılar
İstanbul'da...
Tüketim kültürü yerleşiyordu.
Eğlencenin pahalısını da birlikte
getirecekti.
Tüketici kültürünün imkanları ve
"para"lanmak yeni zenginlerde
bir arzu yaratırdı: Farklı olmak.
1956'nın Türkiye'sinde kendine
özel bir "burjuva sınıf kültürü"
ve "farklı kimlik" isteği dönemi
başlamıştı. "Farklı olmak, diğerini
beğenmemek, rekabet".
Cadillac, 56 Chevrolet İmpala
otolar, gayrimüslim kadınları
aşacak pahalı kürkler giymek,
mösyöler gibi papyon takmak ve
pahalı eğlence mekanlarında ön
sıraya oturmak...
Bütün bunlar, kullanıcıların
kültürel yetkinliğine bağlı
anlamlar kazanıyordu elbette...
Kaderciliğin ve tevekkülün hakim
olduğu müslüman toplumunda
"dünyevi simgecilik" kendini
gösteriyordu. Cadillac otosuna
veya kürküne aşık olmak gibi,
fakir fukaraya dağıtmak yerine
içkili lüks eğlence yerlerinde
para saçmak gibi...
İşte gazinolar bu sebeple
pahalıya ve yeni sınıfın gözlerini
kamaştırmaya yönelmişti. Zengin
tüketici olan yerde, lüks eğlence
tabiat kanunuydu. Gazinocu
"muhteşem kadro"suna
görkemine yakışır parayı gözünü
kırpmadan veriyordu. Zeki Müren
gecede 1.000 lira alan ilk
assolistti ve rekor kırıyordu.
Müzeyyen hanım için "Yevmiyesi
850 lira" diyorlardı ki, yine
korkunç para.
Sanatçılara bu kadar astronomik
yevmiyeler ödeyen gazinocu
şimdi ne yapsın. Hesap
pusulalarını kek gibi kabartacaktı
elbette.
Bir yerine iki assolist dinliyorsa
müşteri, ödeyeceği para da
duble olmalıydı.
Mebus bey öyle düşünmüyordu,
valiye "Beyfendi, şu gazinocuya
ağır bir ders veriniz lütfen..."
diyordu.
Divan'ın tarihindeki ilk yemek
servisi yapılmaktaydı bir
yandan...
Başbakan ile birlikte ziyafete
katılan Devlet Bakanı Emin
Kalafat ile Başbakanlık Müsteşarı
Ahmet Salih Korur "Türkiye'ye
böyle bir müesseseyi
kazandıran" Vehbi beyi
kutlamaktaydı.
-Vali bey -git ne kadar
gazinocu varsa topla buraya-
dedi. O kadar!.." Böyle diyordu
komiser.
Loş salona bir hışımla girdi ki
vali... Elindeki kağıdı
parçalarcasına sallıyordu:
-İki viski, bir meyvaya 130 lira
hesap alınmış." Böyle dedi ve
yüreklerine darbeyi indirdi:
-Bundan böyle çift porsiyon
uygulaması kalkmıştır!..
Neee!.. Çift porsiyon yasaklandı
mı?
İşte şimdi yanmışlardı. Kazığın
kılıfını çıkarmıştı vali.
Oysa gazinocular hesap
pusulalarını şişiriyorlar, müşteri
pahalı bulduğunda "Çift porsiyon
yediniz beyim" diyorlardı. Siz ne
kadar "Teessüf ederim" deseniz
de, parayı söke söke alıyorlardı.
Gazinocular yeni karar üzerine
kadrolarını dağıttılar, daralttılar.
Zeki Müren'in kadrosundaki,
geleceğin büyük sanatçısı denilen
Necla Tatlıses de işinden
çıkarılıyordu. Kimbilir nerede?
130 liralık hesap pusulası
sanatçıları ve gazinocuları alt
üst etmişti. Öyle ama,
Gümüşhane milletvekili haksız
mıydı?
İş Bankası'nın 1956 yılı muazzam
ikramiye planı 875 bin liraydı.
Düşünün 130 liranın ne para
olduğunu? Hele, hele İstanbul
Bahçelievler'de bir arsa 30 liraya
satılırken...
Milletvekiline 130 lira hesap
çıkarılmazdan bir hafta önce, bir
dükkanın kasasını kırarak 127
lira çalan hırsıza 3 yıl, iki ay, 10
gün hapis cezası verilmişti. İzmir
Adliyesinin Ocak 1956
dosyalarında bu cezanın
kayıtlarını bulabilirsiniz.
"Küçük hırsızları asıp yok
ederler.
Büyükleri çok ilerlemiştir,
Ülkeleri ve sarayları
yönetiyorlar" GOETHE
TEVFİK YENER

15 Şubat 2010 Pazartesi

YAŞANMIŞ OLAY




YAŞANMIŞ OLAY
İstanbul Hükümetinin
Harbiye Nazırı Ziya Paşa her zamanki yumuşaklığı ile;
- "Beyler.." dedi,
".. İngilizlere kafa tutamayız.
Adamların hiç şakası yok.
Daha geçen gün, bir bahane icat ederek İzmit'i tekrar
işgal ediverdiler. "
Sarı Atlas döşeli büyük oda,nezaretin ileri gelen subayları
ile doluydu.
Hürriyet ve İtilaf Partisi yanlısı olan birkaç gerici
subay dışında hepsi,Anadolu'ya geçmeyeçoktan hazır,
Ankara'nın İstanbul'da kalmalarını gerekli
gördüğü namuslu askerlerdi.Kapı açıldı , kapının boşluğu
içinde yaver göründü:
—Emrettiğiniz yüzbaşı geldi
efendim.'
—İçeri al.'
Nazır subaylara bilgi verdi:
—Az önce sözünü ettiğim talihsiz olayın faili.' Yüzbaşı
bekletmeden içeri girdi,kaygılı bakışlarla kendisini
izleyen subayların arasında hızla ilerleyerek
nazırın masası önünde durdu, selam verdi:
- ' Yüzbaşı Faruk,İstanbul. Beni emretmişsiniz.'
Uzun boylu, kumral,yakışıklı , biraz bıçkın havalı
bir subaydı.Nazır önündeki yazıya bakarak yumuşak sesle,
'Oğlum..' dedi,
'.. Dün akşam
Beyoğlu'nda, İngiliz İnzibat Subayı
Teğmen Miller'i, emre rağmen selamlamamışsın.
Doğru mu?'
—Evet, efendim, doğru.'
Nazır, dürüst subaya babacanca yol gösterdi:
- 'Herhalde görmediğin için selamlamadın,değil mi çocuğum?'
—Hayır, efendim, gördüm.'
Nazırın canı sıkıldı:
—Niye selamlamadın öyleyse? Selamlamanız için emir
verilmişti.'
—Rütbesi benden küçük olduğu için selamlamadım
Paşam.
Askerlik töresince, önce onun beni selamlaması gerekmez miydi?'
Ziya Paşa derin bir kederle ellerini açtı:
- 'Askerlik töresi mi kaldı a yavrum?
Adamlar galibiyet haklarını kullanıyorlar.
İngiliz Komutanlığı bu sabah olayı protesto etti.
Mesele çıkarılacak zaman değil.
Hemen şu müzevir teğmeni bul da özür dile.
Olayı kapatalım .'
Başıyla çıkması için izin verdi.
Ama yüzbaşı yerinden kıpırdamadı:
- 'Paşam, bir de beni
dinlemenizi rica ediyorum.'
Nazır bıkkınlıkla , 'söyle bakalım' dedi.
'Balkan savaşında teğmendim.
Çanakkale'de üsteğmen,
Suriye cephesinde yüzbaşı oldum.
Ben bu rütbeleri tek başıma savaşarak almadım.
Her rütbemde binlerce şehidin ve gazinin hakkı var.
Onların hakkını korumak namus borcumdur.
Beni affedin, özür dileyemem.'
Harbiye Nazırı bozuldu:
- 'Anlamadın galiba.
Harbiye Nazırı olarak emrediyorum. '
Yüzbaşı sükûnetle,
'Anladım; efendim' dedi,apoletlerini bir hamlede söküp
nazırın masasına bıraktı:
—Artık emrinizi dinlemek zorunda değilim!'
Selam vermeden dönüp kapıya yürüdü.
Oturan subayların,İstanbul'u tutan birkaçı dışında, hepsi saygıyla ayağa fırladı.
Hepsinin rütbesi yüzbaşıdan daha büyüktü.
Gözleri dolarak, yüzbaşıya selam durdular...
Bu Cumhuriyeti böyle subaylar kurdular.
Cumhuriyetin nasıl kurulduğunu hiç unutmayın..
Bu Cumhuriyet acıyla,üzüntüyle, kanla ve şerefle kuruldu.
Yoksa onun bunun g.tünü yalayan şerefsizlere kalsaydı nah kurulurdu.
Bugün de birçok şerefsiz; o gün bu Cumhuriyetin kuruluşunda kanını akıtan ve her türlü emeği geçen o muhteşem insanların
hakkında ileri geri konuşuyorlar